30 Nisan 2015 Perşembe

Okudum: Tek Bacakli Yolcu, Rinette'e Mektuplar

"Çağdaş edebiyatın en önemli seslerinden Nobel ödüllü yazar Herta Müller'den sorularla dolu ve soru işaretlerinden yoksun bir roman: Tek Bacaklı Yolcu. Müller'in benzersiz dili ve anlatımı eşliğinde sert, soğuk ve müdanasız bir ahir zamanlar portresi. Bir kadın ve üç erkek; bir kadın, birkaç ülke, bir deniz, dört duvar ve bitimsiz kentler... Aştıkça yenileri keşfedilen sınırların üzerinde bir denge mücadelesi, kuşatan korkular, ıssız odalar.Herta Müller, Romanya'dan Almanya'ya göçtükten sonra yazdığı bu ilk romanda yabancılaşmanın öyküsünü hücresel kesitlerle betimliyor; var olmanın imkânsızlığını, kolektif acıları ve yüreğe çöken yabancıyla düşülen yolları anlatıyor. Yaşam hastalığından iyileşen çıkmıyor; yolcular hep utanç, yalnızlık ve yoksunluk eşliğinde yürüyor. Yaşam illetinin devası, içinde yaşadığımız şu karanlık, suçlu ve suçlayan dünyada, bulunmuyor."

Bu kitabi okuma senligi kapsaminda okudum. Nobel ödüllü bayan yazar olarak Herta Müller'i sectim. Daha önce hic okumamistim. Hikaye güzel. Cümleler kisa kisa. Devrik cümleler ile dolu olan bu kitabi cok sevdim.

Hertha Müller
Reisende auf einem Bein
Fischer Yayinevi
176 Sayfa
***

1992 yilinca yayimlanmis bu kitabin türkcesi bulunmuyor anladigim kadari ile. Bu kitabi da okuma senligi kapsaminda okudum. Bu kitap "Kücük Prens" yazari Antoine de Saint-Exupéry'nin Rinette adli bayana yazdigi mektuplar ile dolu. Melankolik bir askin hikayesi. Rinette sadece bir kac kere cevap veriyor.
Bildigimiz kadari ile Saint-Exupéry pilot oldugu dönemlerde uctugu her ülkeden, her sehirden Rinette'e mektuplar yazmis.

Antoine de Saint-Exupéry
Briefe an Rinette
Herder Yayinevi
127 Sayfa



 



27 Nisan 2015 Pazartesi

O An #5


Alman demir yolları.
Grev.
Bizim buranın demir yolları şahısa ait olduğu icin greve katılmadılar.
Üniversite çıkışı trene daha iki saat vardı.
Frankfurt.
Yıllarca istasyonunda indiğim zaman 'Allah'ım bu ne büyük  şehir' dediğim koca şehir.
Sonra anladım ki şehir degildi kocaman olan. Benim kasaba kızı ruhumdu küçük olan.
Eskiden asla yalnız başıma bir Kafe'ye oturmazdım.
Ne yapacağım tek başıma diye düşünürdüm.
Işte o gün oturdum. Bir köpüklü sütlü kahve ısmarladım ve çarşıdan gelip geçeni seyrettim.
Saatler geçti. Trene gittim.
Insan büyüdükçe kendine yetmeyi, kendi ile yetinmeyi öğreniyor demek ki.

Hundertwasser

Hundertwasser ile bundan bir kaç yıl önce Hamburg'a giderken aktarma yaptığımız Uelzen istasyonunda tanıştım. Friedensreich Hundertwasser 1928 yılında Viyana da doğmuş, 2000 yılında bir gemi gezisi esnasında hayatını kaybetti.
Kendisi mimariye de katkisi ile biliniyor. Hundertwasser "düz cizgi'yi" redediyordu. Bu yüzden yaptığı çalışmalar da kendine özgü bir yan çizgi/ yamukluk farkediliyor.
Hayatın ve doğanın da ovalardan, tarlalardan, dere ve tepelerden oluştuğunu söyleyen Hundertwasser düz şeyleri sevmiyordu. Bu tezi ile bir çok yapıta yardımcı oldu. Uelzen istasyonu da bunlardan bir tanesiydi. İstasyonda indiğimde içime güzel bir duygu katan bu rengarenk oyunun bir diğer yapıtının da Darmstadt'ta bulunan kat mülkiyetinde bulunduğunu öğrenince, geçenlerde soluğu orada aldım. Simdi orada cektigim fotoğraflar ile sizi baş basa bırakıyorum. Renkleri ile, inişli çıkışlı binası ile, katedrali ile göz banyosu yapmanızı diliyorum.
















Ugurlu rakamim 7







Bu dairelerde yaşayan insanlar her gün etraflarında turistlerin gezmesine, binayı merak edip bir kaç saat öteden gelen insanların gezmesine alışmışlar artık.

Felidae

Sadece Almanya'da 3 milyondan fazla okura ulaştı, En İyi Polisiye Roman Ödülünü aldı. Avrupanın en pahalı animasyonuna konu oldu. Sherlock Holmes'den sonraki dünyanın en ben dedektik karakteri Francis ile tanışın. O bir kedi! O bir dahi!"Tam tamına 35 dile çevrildi, ne acıdır ki, sonuncusu Türkçeydi. Adam dünya çapında bir edebiyatçı, ilginç fikirlerin peşinde koşan, buluşları olan, yabancıların dahi ilan ettiği, Türkiye sınırlarında pek tanınmayan, daha ziyade dünya ''best seller'' listelerinde dolaşan, kitaplarının eleştirileri New York Times'da yer alan, Türkçe yazmayan, bir Türk yazar. Geç de olsa, şimdi onu keşfetme zamanı... Fena da olmaz hani. En azından kedileri daha iyi tanımak için. Kitap." -Doğan Hızlan-"Akif Pirinçci bir dahi" -Stern-"Felidae, sıradan polisiye romanın geleneklerini alaya alan bir başyapıt." -San Francisco Chronicle-"Akif Pirinçci'nin düş gücü sınır tanımıyor." -Kölner Rundschau-"Zeka pırıltılarıyla yazılmış heyecanlı bir roman." -Express-"Akif Pirinçci'nin anlatım yeteneğini aşmak olanaksız. O, en büyük."-General Anzeiger Bonn-"Alışılmışın dışında bir gerilim romanı; iyi, şaşırtıcı, fakat her zaman 'tutarlı' düşüncelerden oluşan güçlü bir anlatım. İyi bir polisiye romanın tüm özelliklerini içinde barındırıyor."-Die Welt-Felidae, bir insanlık ve uygarlık eleştirisi, bir iç hesaplaşma, bir özeleştiri romanı.
***
Akif Pirinçci'nin Almanya'da yasadigini biliyorum. Kitaplarını almanca yazdigini da biliyorum. Polisiye roman agirlikli yazdığını da biliyorum.
Bu kitabını türkçe çevirisi ile okudum. Kitabi sevdim sevmesine fakat sadece 3 yıldız verdim. Neden Ahu? - diye sorarsanız, ben anladim ki almanca yazılan kitapların almanca okunması gerekiyor. Dedektif rolünde bu sefer bir kedi kol geziyor ve ardı ardına kedilere işlenen cinayetleri çözüyor.
Kediler hakkinda bir cok şey ögrendim bu kitap sayesinde. Akif Pirinçci kediler ile ilgili biyolojik bölümleri numaralar ile bezemiş ve kitabin sonunda numarayı bulup o anki bölümün nedenini öğreniyorsunuz. Büyük bir ihtimal ile tekrar bir Pirinçci kitabi okuyacağım, fakat bu sefer almanca okuyacağım.

Akif Pirinçci
Felidae
Güncel Yayıncılık
288 Sayfa 



24 Nisan 2015 Cuma

Okuyucu

En eski kulvarlardan birine, polisiyeye yenilikçi bir dalış yapan Alman edebiyatçı Schlinkin tüm maharetini sergilediği bir roman, Okuyucu. 15 yaşındaki bir çocuğun 35 yaşlarındaki bir kadınla yaşadığı aşk, Nazi dönemi sabıkalarının izleri, ihanet, kaçış, vicdan azabı, uçurumlar, suçluluk duygusu, yakalanma korkusu... Schlink, bu temaları "Suç nedir, niçin suçluyum?" sorularının peşinde ve sürükleyici bir dehşet hikayesinin içinde öylesine ustalıkla işliyor ki, Daniel Cohn-Benditin deyişiyle "büyük edebiyat" çıkıyor ortaya.

Okuyucu kitabını üniversitede bu dönem secim yaptığım edebiyat dersi için satın alıp bir iki gün içinde okudum. Kitabın hakkında dönem sonu sekiz on sayfalık bir tez hazırlayacağım. Benim kahramanım Michael.
Kitap Nazi döneminde 35 yasında olan Hana ve 15 yasında olan Michael arasında oluşan aşk ve ilişkiyi anlatıyor. Kitap 3 bölümden oluşuyor.
Her şey Michael'in yolda fenalaşıp sarılık hastalığına kapılması ile başlıyor. Hana ona yol üstü fenalaştığını görünce yardimci oluyor ve Michael'i evine bırakıyor. Sarılık hastalığını atlattıktan sonra bir buket çiçek alıp Hana'ya teşekküre giden Michael ile Hana'nın arasında aşk başlıyor.
Gizli saklı buluşmalar. Sevişmeler. Birlikte banyo yapmalar. Anne oğul olarak bisiklet turuna çıkıp otellerde kalmalar falan.
En önemlisi ise Michael Hana'ya saatlerce çeşilti kitaplardan okuyor. Okuyor da okuyor.
Hana'nın okuma yazmasinin olmadığını Michael yıllar sonra öğrenecektir.
Bir gün Hana aniden gözden kayboluyor. 6 yıl sonra Michael üniversiteye gittiği sırada avukatlık okuduğu için bir seminer için mahkemeye gidiyor.
Mahkeme zamanında toplama kampında Yahudi'leri yakan çalışanları yargılıyor.
Yargılananlardan birisi de Hana'dır. Michael'ı görür görmez tanıyor. Haftada bir kere gitmesi gerekirken Michael tüm davalara katılıyor. Ve mahkemede Hana sorgulanırken neden saatlerce ona kitap okuduğunun farkına varıyor.
Kitabın sonu çok üzücü bitsede bu hikaye çok güzeldi. İyi ki bu kitabı seçtik grubum ile ve ben simdiden bir kac kere daha okuycagim icin seviniyorum.


In Studium Generale habe ich neben meinem Studium der Informatik die Möglichkeit gehabt, Literatur zu wählen. Wir sollten mit einer Gruppe von 2-4 Personen uns ein Buch aussuchen und dieses Buch bezüglich ihrer Helden ausarbeiten. Gibt es in diesem Buch einen Held? Wenn ja, was zeugt für seine Heldentat? Solche Fragen haben sich uns gestellt.
Meine Gruppe entschied sich für das Buch Der Vorleser von Bernhard Schlink, erschienen im Diogenes Verlag.

Inhalt:
Das Buch spielt sich in der nationalsozialistischen Zeit ab. Unsere Protagonisten sind die 35-jährige Hana und der 15-jährige Schuljunge Michael. Das Buch ist aus der Sicht von Michael geschrieben. Er erzählt im ganzen Buch über seine Begegnung mit Hana. 
Alles fängt damit an, dass Michael auf dem Heimweg umfällt. Er hat die Gelbsucht. Hana hilft ihm auf und begleitet ihn nach Hause. 
Nachdem Michael die Gelbsucht überwunden hat, kauft er Blumen und geht damit zu Hana um sich zu bedanken. Und ab diesem Moment fängt eine Beziehung zwischen ihnen an.
Sie treffen sich heimlich. Sie lieben sich heimlich. Sie  baden zusammen. Sie planen eine gemeinsame Fahrradtour und auf dieser Tour geben sie sich als Mutter und Sohn aus. 
Das wichtigste an dieser Beziehung ist, dass Michael stundenlang Hana aus Büchern vorliest. Hana ist Analphabetin und nutzt Michael zum Vorlesen aus. Dass sie Analphabetin ist, wird Michael erst Jahre später erfahren. 

Hana verschwindet spurlos. Nach sechs Jahren des Verschwindens von Hana ist Michael mittlerweile Jura-Student und nimmt für ein Seminar an einem Kriegsverbrecherprozess gegen Wärterinnen eines Außenlagers in Auschwitz teil. Hana wird als eine dieser Wärterinnen verklagt. Obwohl Michael nur einmal wöchentlich an diesem Seminar teilnehmen muss, geht er zur jedem Verhandlungstermin und durch die Aussagen die Hana trifft, erkennt er, dass sie Analphabetin ist. Ab diesem Moment beginnt für Michael ein innerer Konflikt. Würde er als Bekannter aussagen, dass Hana nicht lesen und schreiben kann, könnte er ihr helfen. Doch er entscheidet sich ruhig zu bleiben.

Fazit: Das Buch war sehr spannend. Teils habe ich mich sehr über Michael aufgeregt. Hana hat mir manchmal sehr leid getan. Wenn man sich versucht in ihre Lage zu versetzen und sich vorstellt, dass man nicht lesen und schreiben kann, dann klingt das schon sehr traurig und man bemerkt, wie viele Sachen man im tagtäglichen Leben nicht tun könnte, weil man nicht lesen und schreiben kann. Das wird einem erst dann bewusst, wenn man sich darüber Gedanken macht. 



Bernhard Schlink
Der Vorleser
Diogenes Yayinevi 
207 Sayfa 

Oğullar Ve Rencide Ruhlar

Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.

Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışardaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.

Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minibüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı.

Alper Canıgüz, Tatlı Rüyalar'dan bilinen sürükleyici diliyle, 5 yaşında bir çocuğun içine düştüğü bir hikayeyi anlatıyor. Yaşının avantajıyla her yere girip çıkan, hem filozof hem fırlama bir oğlan... Hikayeyi ve "karakteri" çevreleyen semt hayatı ve mahalle atmosferi de, bizzat karakter kazanıyor, anlatıda...

Polisiye, fantastik ve mizahi edebiyatın tadlarını ustaca kaynaştıran, olağanüstü özgün, çok iddialı bir kitap.

***
Oğullar ve Rencide Ruhlar kitapağacı sayesinde tanıştığım bayanların seçtiği ikinci kitap zinciri kitabımız idi. Kitabi çok sevdim ve elimden bırakamadım.
Kahramanımız Alper Kamu. 5 yasında bir çocuk. Kendisi çok bilmiş, olgun ve hafif fırlama. Komşu amcanın ölmesi ile birlikte cinayet mahallinde yanlışlıkla bulunan Alper'in başı ister istemez belaya girer. Beş yaşında ki bir çocuğun olaylara bakis acısı, yasindan olgun davranması tüm kitabı süslüyor. Hikaye bilindik. Görgü tanigi yok. Cinayetin işlendiği evde bir deli. Komşular şüpheli vesaire.
Bu kitabı okunasi yapan Alper karakteri ve yaşının 5 olması. Yazar Alper Canıgüz çok zekice bir hamlede bulunmuş.

Alper Canigüz
Ogullar ve Rencide Ruhlar
Iletisim Yayinevi
204 Sayfa

17 Nisan 2015 Cuma

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim

İçine doğduğu dünyanın kurumlarıyla bağdaşmayı öğrenemeyen, iletişimsizliğin karanlığında yaşayan on altı yaşındaki bir genç kızın öyküsü...

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, deliliğin, resmi tanımıyla akıl hastalığının öyküsü: Deborah kimlik kavramını yitirip içine kapanmış, zengin düşlemi ve mizah duygusuyla yarattığı kendi düşsel dünyasına sığınmıştır. İki dünyanın çatışmaya başlaması, Deborah'ın akıl hastanesine "düşme"sine neden olur. Bundan sonra hastaneleri, doktorları vb. kurumlarıyla toplumun "kurtarma operasyonu" başlar.

Greenberg'in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı bu kitap, "akıl hastalarının gizleri" üzerine pek çok ipucu taşırken, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor, böylece "normal" kavramını sorgulamaya götürüyor bizi.


Bu kitap Kitap Ağacı Nisan ayı kitabı idi. Bu kitabı daha önce hiç duymamıştım. Açıklamadan da anlayacağınız üzere sizofren olan Deborah'ın hastanede yaşadıklarına tanik oluyoruz. Deborah yahudi kökenlidir. Şizofren olmasının sebeplerini araştıran Dr. Fried'in çabalarını okuyoruz.
Bu kitap beni çok yordu.
Etrafımda şizofren olan bir arkadasim var ve bu durumun ne kadar zor olduğunu biliyor/tahmin ediyorum.
Bir klasik haline gelen kitabın filmi de mevcut. Seyretmedim daha.




Sana Gül Bahçesi Vadetmedim
Joanne Greenberg
Metis Yayınları
280 Sayfa
 

Amor Serisi - Requiem #3


Serinin üçüncü kitabını da bitirdim. Aslında bu kitap ilk kitapta kalsaymış, biraz daha kalin olsaymış, daha iyi olurmuş.
Ücüncü kitapta hikayeler Lena ve Lena'nın arkadaşı Hana'nin arasında gidip geliyor.
Alex ölmemiştir ve artik o da Lena ve Lena'nın yeni bir gönül bağı kurduğu Julian ile birlikte ormanda yaşamaktadır.
Hana aşı olmuş ve evleneceği gün yaklaşmıştır. Fakat Hana vicdan azabı çekmektedir. Zamanında Alex ve Lena kaçarken yakalanmıştır ve Alex o ara vurulmuş, Lena ve Hana tarafından uzun bir süre ölü sanılmıştır. Meğerse onları şikayet eden Hana'dır.
Hana asidan sonra vicdan azabı çekmemesi gerekir. Doğruyu yapmıştır. Aşının fayda etmedigini anlar. Bir yandan da evleneceği adamin aslında kötü bir adam olduğunu öğrenen Hana tam bir kaosun içine sürüklenir.
Kitabın sonuna doğru Lena ve Hana'nin yolları bir sene sonra kesişir. Hana ne yapacak? Evine bomba koyulduğunu öğrenen Hana kocasını geri bırakıp gidecek mi?
Okuyun.

Requieum
Lauren Oliver
Carlsen Yayinevi
400 Sayfa

Salı Siniri

Gercekten çok sinirliyim. Mart'ın yirmi yedisinde iş yerinde bir elma cep telefonu satmışım ve müşteri kredi karti ile ödemiş. Sorun yaşanmış, meblağ kredi kartından çekilememiş, bende bunun farkına varmamışım.
Sonuç: Geçen hafta muhasebede calisan bayan bunu fark edince müşteriyi aramış ve parayı hemen ödeyin demiş.
Beni de arayıp 'Ahu böyle böyle bir sorun yaşandı, haberin olsun' dedi.
Bu gün oldu adam parayı havale etmedi. Bu gün müşteri sisteminden cep telefon numarasını alıp iş çıkışı kendisini aradim fakat cep telefonu kapalı.
Belirli aralıklar ile 10 kere aradım, cikmiyor!
Şimdi ben adamın yerinde olsam parayı bir an önce gönderirim çünkü benim tersim terstir. Yanıma polisi de alır kapısında biterim bu gidişle. Ne işten kovulmaya nede sekiz yüz kesir kusur avroyu maaşımdan kestirmeye niyetim var.
Mail attım az önce adama. Bir an önce parayı havale edin yoksa siz telefonunuzdan bende işimden olacağız dedim. İyi demişmiyim blogcan?
Benim anlamadığım diğer konu ise - madem sen bu telefonu aldın, o gün parasını güya kredi kartın ile ödedin, fark ettin sonuçta paranın bankadan kesilmediğini - bir düşünmez misin sorun mu yasandi acaba diye?
Bu bahsettiğim müsteri yabancı. Yabancılar hep böyle, yabanci olarak hep böyleyiz. Rahat milletiz. Alman olsa elinde makbuzu ile dükkana geri döner, burada bir sorun çikmis derdi. Vallahi de derdi, billahi de derdi.
Tamam sakinim.

17.04.2015
Sorun cözüldü. Para bu gün havale ile bankaya yatirilmis. Cok rahatladim.

10 Nisan 2015 Cuma

O An #4

Ne zamandır o an yazıları yazmadım herhalde. Bu bölümü bu sene çektiğim fotoğraflara ayırmak istiyorum. İnternetten gördüğüm ilginç olayları da bu bölümde paylaşıyorum sizinle.


Türkiye de de bundan var herhalde. Açık kütüphane dedikleri. Eski elektrik kutularını kütüphane haline getiriyor şehirler. İçinde kitaplar bulunuyor. İnsanlar ellerinde ki kitapları bu kutunun içine bırakıyor ve ilgisini çeken kitap varsa alıp okuyor. Aldığı kitabı isterse geri götürüp yeni kitap alıyor, yada kitap almadan da kütüphaneye bırakıyor. Böylece bir çok insan kitap okuma zevkine ulaşıyor.
Doğduğum şehir Mainz'de bir kaç yerde var bu kutulardan. Bu güne kadar tam olarak yerlerini bilmiyordum. İş yerime yakın bir kutu var, orada genellikle çocuk kitapları oluyor. Bu kutu da çarşının diğer ucunda. Geçen gün gittim elimde bulunan bir kaç kitabı bıraktım ve 'Schindlers List' kitabını aldım.

Burası da kasabamızda bulunan katolik kilisesinin halka açtığı kütüphane. Bu güne kadar hiç gitmemiştim. Çalışan bayanlar sosyal hizmeti yapıyor. Yani hiç bir geliri yok ikisinin de. Yeni kitapları satın alıp kütüphaneye ekliyorlar, bazı kitapları satıyorlar. Kitaplar eskidikçe raflar boşalıyor, kitaplar pazarlarda satılıyor. Elde edilen gelirden yeni çıkan kitaplar alınıyor.
Bende üye oldum kütüphaneye ve şimdiye kadar 4 kitabı alıp okudum bile. Tamamen bir amme hizmeti. Kilisenin tek müslüman kütüphane kurdu da benim herhalde.

Geçen gün hastalığım yüzünden sabah saat sekizde doktorda randevum vardı. Saat onda da iş başı yapacaktım. Doktorda isim çabuk bitince bende 'Backfactory' ye oturup sevdiğim bu ekmeklerden alıp bir buçuk saat kitap okudum. Kahvemi yudumladım. Biliyorsunuz. Yemeğinin fotoğrafını çekmeyeni dövüyorlar.


Geçen gün düğüne gittik. Düğüne hazırlanırken telefonumu çıkarıp kardeşime 'Eylül koş, selfi çekilelim. Kürsel sermayeye hizmet edelim (Poyraz Karayel seyredenler bilir)' dedim. Kardeşim de o arada dişlerini fırçalıyordu. Buda bize çok komik ve güzel bir hatıra oldu.




Mainz. Doğduğum şehir. Ne diyebilirim ki. Havaların güzel olması ile birlikte insanlar kendilerini Ren nehri kenarına atıyor. Geçen gün yarım saatliğine olsa da kendimi burada buldum ve çok iyi geldi.

Koçan Kadar Konuş

Popüler kitapları biraz zamanı geçince okumayi seviyorum aslında. Bu kitabı da bahar okuma şenliği kapsamında mizahı türde bir kitap olarak seçtim ve okudum. Cok sevdim kitabı.
Ana karakterimiz Efsun 30 yasına gelmiş bekar bir bayan. Her 30 yasına gelmiş, evde kalmış muamelesi gören türk bayanlar gibi o da ailesi ile, kardeşleri ile çeşitli badireler atlatıyor.
Türk bayan diyorum çünkü ben evliliğe takıntılı olan baska bir millet görmedim. Yurt dışında yasadigim için bana garip geliyor, 30 yasına gelmis bayanlara evde kalmış olarak bakılması.
Mayis'ta 33 yasına girecek bekar bir bayan olarak ara sıra bende 'annem boyuma göre turşu bidonunu kilerde saklıyor' esprisini yapıyorum.
Gittigim düğünlerde "Ahu ne zaman evleniyorsun?" sorusuna "Sen evlendin de ne oldu? Basin göğe mi erdi?" diye cevap verdiğim herkes tarafindan bilinir.
Kitapta aklında evlilik olmadığı halde annesi ve kız kardeşleri, anneannesi ve teyzeleri tarafından baskı altına alınan Efsun'un yavaş yavaş nasıl değiştiğini ve evliliği nasil bir takıntı haline getirdiğini okuyoruz.
Bu sırada lise aşkı Sinan'ın yurt dışından Türkiye'ye geri dönmesi ile birlikte tüm radarlar Sinan'ın üzerine kuruluyor.
Sinan eskiden tanıdığı ve aşık olduğu Efsun'u değişmiş bulunca hayal kırıklığına uğruyor.
Okuyun efendim.

Koçan Kadar Konuş 
Şebnem Burcuoğlu
DEX Yayinevi
220 Sayfa


9 Nisan 2015 Perşembe

Allah'sız Gençlik


Bir zamanlar yasaklanmış olan kitaplari okumak istiyordum bu sene. Bahar okuma şenliğinde de bu kategori olduğundan acaba bu sefer hangi kitabı okuyabilirim derken sevgili Seda imdadıma yetişti. Kendi listesine eklediği Allah'sız Gençlik kitabını gitmiş bir sahaftan almış ve bana hediye etti.
Çok sevindim bu duruma ve hemen okumaya başladım.
Bazı ktaplar vardır, o kadar güzel bir dil ile yazılmıştır ki bildiğiniz her dili unutursunuz. Bu kitapta o kitaplardan bir tanesi.
Bu benim ilk Horwarth kitabım. Kendisinin de üçüncü romanıymış. Bu romanda bir öğretmenin öğrencileri ile yaşadıklarını kendi agzindan okuyorsunuz.
Bir gezide bir öğrenci olmuştur ve hepsi hep birlikte mahkemelik olmuştur. Kimin cinayeti isledigini tahmin eden öğretmen, asılsız yere hapse sokulmak istenen öğrencisini kurtarabilecek mi?
Kendisi bile sorgularken, Allah'ın varlığına onun ilahi adaletine öğrencilerini inandirabilecek mi?
Fazla bir şey anlatmak istemiyorum bu kitap ile ilgili. Bir yerlerden elinize geçerse, muhakkak okuyun.


Jugend ohne Gott
Ödon von Horwarth
Suhrkamp Yayinevi
183 Sayfa

Anneciğim İmdat!


Ben yine bir kitap okudum. Nede iyi yaptım. Bir kac ay önce kuzenim Sema abla kitaplığını toplayip bir cok kitabı elden çıkarmaya kalkışınca tüm kitapları elinden alıp 'bana ver,  ben bunları okur, begendiklerimi saklar, beğenmediklerimi de satarım' demiştim.
Bu kitapta işte o ganimetlerimin arasında idi.
Kitap hem ufak karikatürler ile bezenmiş hemde içinde kadinlar ile ilgili bir sürü komik öykü bulunmakta. Öykü kitabi bana göre degil aslinda bu kitap sayesinde anlamis oldum ama yine de severek okudum.
Kitabi satmam tabi ki. Cok eski bir kitap oldugundan fazla bir miktar elde edemem ama geçenlerde Mainz de bulduğum açık kütüphaneye birakabilirim
diye düşünüyorum.

Annecigim Imdat
Cavanna/Altan
Cep Kitaplari
176 Sayfa

5 Nisan 2015 Pazar

Pazar Notlari

Biraz da kendimden bahsedeyim degil mi ama? Kitap yorumu nereye kadar?
Günler günleri kovalıyor. Yogun bir dönem geçirdim aslında, geçirmeye de  devam edecegim bu gidişle.
Sagligim için özel masaja gidiyorum, bacaklarımda ki ödem sökülsün diye. Varız corabi da giymek zorundayim bu hastalik yüzünden. O kadar igrenc bir sey ki bu çoraplar anlatamam. Sabahları giyerken sanki hali saha maçı yapmış gibi yoruluyor insan :)
Neyse çoraplar kayıyor derken 'kaymaması gerek, yoksa islemini görmez' diyen doktorun tavsiyesi üzerine çorapları aldığım mağazada aldım solugu ve 'çoraplar kayıyor' dedim.
Kadın sabırla yeniden bacaklarimi başenlerimi ölçtü ve 'fena halde zayıflamışsınız, her yerden neredeyse beş santim incelmissiniz' dedi.
Sevindim tabi ki, sevinmem mi!
'Bu hızla incelirseniz çorapları yetistiremeyiz' dedi. Bir şekilde yeni çoraplarim var şimdi daha iyiler.

***
İşe gidip geliyorum bu arada tabi ki. Severek katıldığım Apple ailesinde bu aralar biraz sorunlar var. İş arkadaşlarım ile çok iyi anlaşıyorum. Patronum harika bir insan fakat iş saatleri konusunda sorun yaşıyorlar. Çünkü neredeyse her gün ben, M. T. ve J. çalışıyor. Bizim calisamadigim günler allem edip kallem edip insan aramak zorunda kalıyor partron ve 'hani ise başlarken herkes her gün gelebilirim' demişti diye sitemde bulunuyor. Haklı da. Bakalim yakında toplantımız var. Benim acimdan sorun yok. Haftanin dört günü calisabilirim ben aslında ama diğer çalışan arkadaşlarımın saatlerini de kapmak istemedigim için genellikle haftada iki kere gidiyorum.
***
Baska mutlu bir haber ise yazdığım sinavi gecmis olmam. Aslında çok korkmustum bu sefer. Öncelikle bu üniversitede ilk yazdigim sınavdi ve uzun yıllardır ingilizce yazmadım. Yani ingilizce gramer yazilisi değildi. Bilgisayar Ağları dersinden ingilizce sınava tabi tutuldum ve dedim ki, yahu bu üniversite de ilk sınavımı kaybedersem ben hüsrana uğrarım. Kendimden şüphe ederim.
Subat'ın yirmi yedisinde girdigim sinavin sonucu daha yeni belli oldu. Bekle bekle ağaç olduk yani arkadaşlar ile. Yaklaşık 250 öğrenci sınava girdi. Sonuclarin çikmasi da bu yüzden bu kadar sürdü.
Geçtim. Mutluyum. Gelsin yeni dönem.
***
Şimdilik benden bu kadar.

Amor Serisi - Pandemonium #2

Daha önce bahsettigim serinin ikinci kitabini da bitirmis bulunuyorum. Anladigim kadari ile bu bölümü türkçeye daha cevirilmemis bu yüzden türkçe bir açıklama da bulamadım internette.
İlk kitabi çok beğendiğimi anlatmıştım bir önceki yazımda. Bu kitapta ise biraz hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Güzel bir sevginin sonucu biten ilk kitap, ikinci kitapta bir türlü baglantisini bulamamış.
Lena'nin hikayesi devam ediyor. İlk kitapta asik olup Alex ile kaçmaya karar veren Lena kaçış esnasında yalnız kalmış, Alex ölmüştür.
Alex'in sayesinde elektrik yüklü çitlerden özgürlüğe adim atmıştır ve Alex'in ölümünü seyretmek zorunda kalmistir.
Citlerin ardında asilanmamis insanlar yaşamamaktadır ve aslında tam orman kanunlarina göre yaşarlar. Lena bir kaç gün sonra kendine gelince bu insanlar ile birlikte yaşamaya başlar ve onlar gibi kendi kimliğini tamamen değiştirip çitlerin öte tarafında, aşılanan insanlar arasında daha on sekiz yaşını doldurmamis olan insanları bu ızdıraptan kurtarmak için gizli bir mit kurarlar.
Hayatı iki taraf arasında gider gelir ve bu arada Lena daha aşılanmamış olan Julian ile birlikte kaçırılır ve günlerce yer altinda bir yerde rehin tutulur. Neredeyse öleceklerdir ve birbirlerine yardımcı olarak bir şekilde kurtulurlar. Fakat Lena bunun bir oyun olduğunu ve mitin işi olduğunu öğrenmesi çok uzun süre almayacaktır.
Lena ile Julian arasında duygusal bir bağ olmuştur. (Kizim yahu, hangi devir bu. Daha yarim sene bile olmamış Alex'i kaybedeli, sen nasil olur da hemen asik olursun) deyip atarımı da attım.
Kitabın sonunda hiç beklemedigimiz bir olay gelişiyor. Ne olacak dersiniz? Alex ...
Pandemonium
Carlsen Yayinevi
352 Sayfa

Birinci kitabin yazisi burada.