30 Ekim 2014 Perşembe

Kısa kısa #2

- İki hafta önce cuma günü su elmalı şirket var ya orada satış elemanı olarak bir gün prova olarak çalıştım (evet Almanya da böyle bir şey var)
Akşam çıkışta sana haber veririz dediler, ben sormadan mail atmadılar. Su an öyle bir durumdayım ki, zorla kendimi ise aldiracagim vallahi, çünkü benden iyisini bulamazlar.

- yeni üniversite bu gün toplantı yaptı. Bu güne kadar kazandığım sınavları gözden geçirdi, hangisini kabul edip etmeyeceğine karar verdi. Bakalım ne zaman mail gelecek.

-yeni bir arkadaşım oldu. 20 yaşında. Adı o kadar güzel ki anlatamam. Kıvır kıvır saçları. Mektup kardeşim de olacak Allah nasip ederse.

- Nihat Behram’in Darağacında üç Fidan kitabını okudum dün bugün. Burnumun direği sızladı.

- Havalar soğudu. Grip olmak an meselesi.

29.Ekim 2014



- Zorla kendimi ise aldirtacagim dedim. Aldirttim. Yarın başlıyorum.
Kaos içinde yaşıyorlar bunlar. Bu gün arayıp yarın geleceğimi belirttigimde "bir sürü işimiz var, seni unutmadık. Daha baştan bu kadar stres yapman pek iyi değil" dediler. Sinirimi bozdu o ama neyse. Yarın gidip yeni iş arkadaşımla yavaş yavaş her şeyi öğrenip, akşam da ofise çıkıp ben pazartesi de çalışabilirim, geleyim mi diyeceğim.

- Kısa kısa yazmak bazen en güzeli oluyor. Kimseyi bunaltmam ayrıca da o anlık düşüncelerimi kayda geçmiş olurum.
30. Ekim 2014

29 Ekim 2014 Çarşamba

Darağacında üç Fidan - Nihat Behram


1968'ler. Yazılı tarihin en barbar asrının en umutlu, en ışıklı, en cesur günleriydi. Coşkun bir devrimci dalganın bütün dünyayı sarstığı, onlarca ülkede milyonlarca insanın ayağa kalkarak, "Gerçekçi ol, imkânsızı iste," diye haykırdığı günlerdi...Böyle bir dünyada, Denizler de özgürlük bayrağını Türkiye'de yükseklere taşıdılar. ABD'ye, Nato'ya, yurtlarını yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekmek isteyenlere en iyi cevabı eylemleriyle, yürüyüşleriyle, cesaretleriyle verdiler.Ve egemenler, bu özgürlük kabarışının intikamını 12 Mart karanlığında üç gençten çıkarmak istediler. Somut hiçbir yasal dayanak olmadan Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i ve nice arkadaşlarını idamla yargılayıp, "Asalım, asalım!" çığlıklarıyla darağacına göndererek özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini boğmaya çalıştılar...Baskı altında geçen yirmi iki yılın ardından, bu yeni basımıyla Darağacında Üç Fidan'ı sunarken, bugün koyu bir karanlığın ve ahlâksızlığın içine itilmek istenen yurdumuzda, gözlerimizde hâlâ bir umut ışığı, darağaçlarında "solmayan" üç fidanın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz...
***
Kategori: Bir zamanlar yasaklanmış bir kitap
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, yasaklanmış kitaplar bir başka tat veriyor insana. Trende giderken okuduğum kitabın kapağını gören türklerin bakışları da ilginçti açıkçası.
Bir kitabın içinde bulunan başlıklar bile bir insanın burnunun direğini sizlatabilir mi? Etkilendiğim bir kitap oldu. En çokta Deniz Gezmiş'in idamını gerçekleştirdikleri bölümde kötü oldum. Uzun boylu olduğu için ayağının altında ki sehpayı itelediklerinde ayakları sehpanın altında bulunan masaya basmış ve masayı da ayaklarının altından çektikten sonra uzun bir süre nabzı atmaya devam etmiş.
Neyse efendim. Okuyun.

Cehennem - Dan Brown


Dan Brown bu kitabı yazarken Dante'nin Cehennem'inden esinlendiğini söylemişti. Kitabı okurken de bu etkiyi görebiliyorsunuz; Dante'nin cehennemi sizi içine çekiyor!

Bugün Dünya Sağlık Örgütü'nün de açıkladığı üzere dünya nüfusu büyük bir hızla artmakta. Kitapta da bu nüfus artışının yaşantımızı nasıl olumsuz etkileyeceği anlatılıyor ve bu sorun bir cehennem olarak karşımıza çıkıyor. Peki, bu cehennemden nasıl kaçılır, bu sorunun cevabını arıyoruz bu kitapta.

Bu arayışta da Brown Dante'nin Cehennem'indeki iç içe geçmiş ve gittikçe daralan dokuz sarmal daireye ve orada acı çeken insanlara atıfta bulunuyor.Alışıldık Dan Brown kitapları gibi bu kitapta da yine sırlar, gizem, şifreler ve tabii sanat tarihi var. Ama Türkiye'deki okuyucular için bu sefer büyük bir fark mevcut. Çünkü cehennemin kapıları aslında İstanbul'a açılıyor! Hikâye Floransa'da başlasa da merkezde İstanbul var! Ve İstanbul'da da öne çıkarılan yerler Yerebatan Sarayı ile Ayasofya!

Kahramanımız ise yine Robert Langdon. Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon başından vurulmuş bir halde evinden binlerce kilometre uzakta, Floransa'da bir hastane odasında gözlerini açtığında ne buraya nasıl geldiğini ne de nasıl vurulduğunu hatırlamaktadır. Yaşadığı korkunç baş ağrısına eşlik eden tek şey; sürekli kâbuslarında gördüğü kan kırmızısı bir nehrin karşı kıyısından kendisine "Ara, bulacaksın!" diye seslenen gümüş saçlı güzel bir kadın ve onu çevreleyen, toprağa baş aşağı gömülü can çekişen bedenlerdir.Langdon gördüğü kâbusları anlamlandırmaya çalışırken kadın bir suikastçı tarafından takip edildiğini, kendisine tedavi uygulayan doktorlardan biri gözlerinin önünde vurulunca anlar. Hastanede görevli diğer doktorlardan biri olan Sienna Brooks'un o ölüm kalım anında yardım etmesiyle hayatta kalır ve neler olduğunu ilk olarak onun ağzından duyma fırsatına kavuşur.Sienna'nın evinde kendine bir yol çizmeye ve olan biteni anlamaya çalışırken, genç doktorun, üzerinden çıktığını söylediği bir projektör, Langdon'ın çözmesi gereken sırlar ve şifreler dünyasının kapısını aralar. Projektörden duvara yansıyan, Botticelli'nin ünlü La Mappa del'Inferno adlı eserinin bir görüntüsüdür; ama bir fark vardır. Buradaki cehennem tasvirinde bir mesaj gizlidir.Langdon bir yandan mesajı çözmek, bir yandan da müşterilerinin amaçlarına ulaşabilmeleri için varlıkları, personeli, tecrübesi ve yaratıcılığı her zaman sınırsız bir hizmet sunan gizemli örgüt Konsorsiyum'um peşine taktığı suikastçılardan kurtulmak zorundadır. Bu örgüt ister borsayı yükseltmek, ister bir savaşı meşrulaştırmak, ister bir seçimi kazanmak veya bir teröriste tuzak kurmak olsun, dünyanın siyasal güçleri için sahte bilgi komploları düzenleyen, akla hayale gelmedik senaryolarla kurulu dünya düzenini korumaya çalışan gizemli bir örgüttür ve şimdi de Langdon'ın peşindedir. Simgebilim profesörü hem Konsorsiyum'la baş etmeye hem de şifreleri adım adım çözdükçe Floransa sokaklarında farklı pek çok mekâna giderek ipuçlarını puzzle'ın parçaları gibi yerli yerine koymaya çalışır. Sonunda Langdon Floransa'nın en eşsiz şaheserlerinden biri olan Vecchio Sarayı'nda muhafaza edilen bir ortaçağ veba maskesine, Dante'ye ait olan ölüm maskesine ulaşır ama ne yazık ki maske çalınmıştır ve çalanların bunu hangi amaca hizmet ederek yaptıklarını anlamak için Profesör Langdon bu aşamayı çözmek zorundadır. Fakat Langdon eldeki çok az ipucundan hareketle mantıklı bir sonuca ulaşamasa da eğer maskeyi ele geçirebilirlerse sırrı da çözebileceklerine inanmaktadır. Ve bundan sonra da amansız bir kovalamaca başlar. Artık, ipuçları Dante'nin Cehennem'inin içinde saklı olan bir bilmecenin etrafında şekillenen korkunç bir senaryonun içindedir ve hem peşindekilerden kurtulmak hem de kendisine umut bağlayan bilim dünyasının ümitlerini boşa çıkarmamak zorundadır.Ve Floransa'nın tarih kokan dar sokaklarından Venedik'in muazzam bazilikalarına uzanan bu semboller zinciri Langdon'ı tarihi sonsuza dek değiştirebilecek olan bir mekâna sürükler. Burası üç imparatorluğun merkezi olmuş, insanlık tarihi kadar eski, dünyanın incisi İstanbul'dur. Ve bu şehirde ya tarih baştan sona yeniden yazılacak ya da bunu yazacak hiç kimse kalmayacaktır...24 saat içinde geçen Robert Langdon'ın bu soluksuz macerası bu sefer Dan Brown okuyucularını daha bir saracağa ve nefessiz bırakacağa benziyor!
***
Coktandir bu kadar heyecanlandigim bir kitap okumamistim. Dan Brown'un daha önce Da Vinci'nin Sifresi kitabini okumustum ve o kitabini da cok begenmistim.
Bu kitabin son bir kac bölümünün Istanbul'da gecmesi bu kitabi benim icin özel kildi.
 

22 Ekim 2014 Çarşamba

Dart Ödülü

Sevgili Senay bana bir ödül vermis. Her ne kadar ödülün adinin neden dart oldugunu anlamamis olsamda, verdigi ödül de beni unutmamis olmasi mutluluk verici.

Bu ödülü alip oh yea ödül aldim oturayim surada gülümseyerek demek yok.

Ne mi yapiyoruz?
Ödülün fotografini paylasiyoruz. Bizi ödüllendiren arkadasimizin blogger adresini yayimliyoruz ve ödülümüzü 15 blog arkadasimiza daha veriyoruz.

Evet, ödülümü sevgili Senay'dan aldim. Blogu icin buraya tik tik.

And the ödül goes to :)

Sahipsiz Cümleler
Insanyavrusu
Dondurma Delisi
Parcalanmis Gülüsler
Mia Wallace
Fistikli Tombi 
Maviye Iz Süren
Sevda'nin Dünyasi
A View From The Moon 
Benim Tatli Hikayem
Geriye Ne Kalir?
Keske Gercek Olsa 
Lunarita 
Müptezel
Ucan Karavan 
Kizli Erkekli Kedili
Askin Bedenlenmis Halleri 

 Unuttugum blogger'ler varsa ne olur kizmasin. Bir de benim canim arkadasim Eda Tanses var yani icimdekibaliklar fakat o daha cok tumblr'i kullaniyor.




20 Ekim 2014 Pazartesi

Araf - Elif Safak

Sayfa : 396 sayfa
Dogan Kitap
"İyi de bir insana neden ömür boyu geçerli olacak şekilde tek bir isim veriliyordu başka bir isim de verilebilecekken, hatta isminin harfleri karıştırılıp aynı isimden yenileri türetilebilecekken? Kendimiz de dahil etrafımızdaki her şeyi yeniden adlandırma şansı ne zaman alınmıştı elimizden? Doğuştan bana verilen bir isme ilanihaye mıhlanıp yapıştığımı bilmek nasıl sıkmaz ki canımı, hayattaki yegâne tesellim kendim olmamayı başarabilme şansım iken? İsimleri sonsuza kadar sabitleyen bir dünyaya saplanmışım, harflerin çığırından çıkmasına izin vermeyen. Ama ne vakit kaşığımı alfabe çorbasına daldırsam ismimi ve onunla birlikte kaderimi yeniden düzenlemek üzere yeni harfler yakalamayı umuyorum."Elif Şafak, cinsel/etnik/dini, tüm çarpılmışlıklarıyla aklımızdan çıkmayacak bir günümüz Amerikası tablosu çizmiş. Kaçık, hüzünlü, bilge ve inanılmaz komik romanı insanın damağında acı-tatlı bir lezzet bırakıyor.
***
Yine bir Elif Safak kitabi ve bu kitabi da sevdim. Biraz agir gitti fakat Safak'in alistigim yazi stili oldugu icin yadirgamadim. Hikaye zamaninda Türkiye'den Amerika'ya göc eden Ömer'in hikayesini anlatiyor. Kitapta yine zamanda yolculuk yapiyorsunuz.

Not aldiklarim:
Mesela bir Türk, Türkiye'deki bir Amerikali'nin adini yanlis telafuz etmis oldugunu fark etmeye görsün büyük ihtimalle hayli huzursuz olur bundan ve durumun kendi hatasi olduguna, en azindan kendisinden kaynaklanan bir sey olduguna hükmeder o anda. Oysa Birlesik Devlerler de bir Amerikali bir Türk'ün adini yanli telaffuz ettigini fark ettiginde muhtemelen kendisini degil olsa olsa ismi sorumlu tutacaktir bu hatadan. Isimlerin yabanci memleketlere ayak uydurma sürecinde muhakkak bir seyler eksilir - bazen bir nokta, bazen bir harf ya da vurgu.

Ama Abed'in anlayacagini biliyordu. Bir yabancinin bir baska yabanciyla ikisine de yabanci olan bir dilde konusmasinin ücüncü en büyük iyiligi buydu.

14 Ekim 2014 Salı

#14Ekim2014

Bu gün zaman nasıl geçti fark etmedim. Dün de fark etmedim. Dün yeni üniversiteye gittim. İlk dönemin tanıtımına katıldım. üçüncü döneme kayıt oldum ama hiç bir şey bilmiyorum, binaları tanımıyorum. Sabah tren gecikti yine. Neyse zamanında yetiştim üniversiteye. Bir kaç fotoğraf çektim ama daha güzellerini cekecegimi düşünüyorum.
Giderken bir hoş oldum aslında. Kimseyi tanımıyorum. Yalnızım. Acayip bir duygu.

Sonra biraz zamanım vardı. Bende kantinde tek başıma yemek yedim. Fiyatlar uygun. 1,90€'ya soya soslu mantarlı makarna ve salata yedim. Ben nasıl oldu da yemeğimin fotoğrafını çekmedim? :)


Yemekten sonra profesör ile görüştüm. Bu güne kadar girdiğim sınavları gözden geçirdik ve bu üniversitede ki aynı sınavlar yerine geçmesi için başvuru formunu doldurdum. 29. Ekim'de toplantı var orada karar verecekler ama profesör çok cana yakındı. Muhakkak bunları kabul ettirecegim dedi.
Böylece bana kala kala beş ders kaldı. Beş dersin iki tanesi bu dönem, diğer 3 tanesi de yaz döneminde. İnglizce eğitim alacağım tekrar. Bu gün internetten ufak bir sınava tabi tutuldum. Şimdi ingilizcemin ne kadar ileri seviyede olduğu belirlenecek sonra da aynı seviyede olan öğrencileri bir araya getirecekler. Do you understand? İngilizce sertifikam da var aslında ama puan tutmadığı için muallakta. Olur da kabul edilmezse siz yine de şimdiden sınavı yapın, seviyenizi belirletin dedi profesör.
Vallahi İngilizce'ye hayır demem çünkü tekrar pratik yaparım. Kim bana bedava İngilizce kursu verecek ki?

Cumartesi: Arkadaşım İ. bana mesaj attı. Mainz'de felanca şirket satış elemanı arıyormuş. Hemen bir CV göndersene dedi. CV yazdım. Kesinleşmeden adını söylemeyeyim de sizin de çok iyi tanıdığınız bir marka ve bir çoğunuzun elinde bu markanın cep telefonu yada evde laptopu var :)

Pazartesi: Yazdığım CV'yi okumuşlar beğenmişler bana mail attılar. CV'niz ilgimizi çekti. Siz de isterseniz eğer sizi bir görüşmeye davet etmek istiyoruz. Sizin için hangi gün uygun? diye sordular.
Bende salı günü gelecebilecegimi yazdım.

Salı: Saat 10:45
Onbir de olan görüşmeye on beş dakika önceden giderek diğer yarışmacı arkadaşıma gol attım galiba. Ben çıktıktan sonra o da gelmiştir. Halbuki ikimiz ile on bir de görüseceklerdi.
Ortam çok güzel. Görüşmeyi yaptığım çocuk da cana yakındı. Her çeşit meslek var burada dedi. Aslında civinden de anlaşıldığı gibi sen bu iş için fazla iyisin ama sende istersen çok seviniriz dedi. Müsait bir gün prova çalışmaya gelirsin ondan sonra da istediğin zaman başlarsın. Saat ücretin su kadar ve sattigin alet başı da ayriyetten para alacaksın dedi.
Bir ay 14 gündür işsiz olan Ahu kız ne kadar bunaldı anlatamam size. Allah nasip ederse cuma günü şimdi prova çalışmasina gideceğim ondan sonra da büyük ihtimal bu iş benim. Kaptım yani. 

12 Ekim 2014 Pazar

Kitapli Favorili MiM

Sevgili Dördüncü Tekil Şahıs'tan mim aldım bu yüzden hemen katılmak istiyorum. Kitaplı bir mim olduğu için de ayrıca teşekkür ederim.

1 - İlk hayranlığım: Galiba ilk hayranlığımı aklıma getirmeye çalışınca Grimm kardeşlerden masallar geliyor.

2 - Favori Serim: Aslında bu güne kadar pek fazla seri okumadım. Son yazdığım kitap yazılarını dikkate alırsak P.C. Cast'in vampir hikayelerini barındırdığı seriyi baz alabilirim.

3 - Favori Kitabım: Bir çok kitap var ama aklıma ilk olarak Victor Hugo'dan Sefiller geliyor.

4 - Favori erkek karakterim: Vallahi yok :)

5- Favori kadın karakterim: Duygu Asena'nin "Kadının adı yok" adlı kitabında bahsi geçen adı olmayan kadın. :)

6 - Favori okuma saatim: Hiç belli olmaz benim ne zaman okuyacağım ama genellikle sabahları trende yolculuk yaparken okuyorum.

20 kişiyi etiketlemem gerekiyor fakat bu kadar blogcan etiketleyemeyecegim.
Anarşi
Leopar Delisi
Z. Can Ponti
İnsanyavrusu
BeyazSir
Maviye İz Süren
Bayan Vertigo

10 Ekim 2014 Cuma

Intihar

Cem Garipoglu yattigi hücrede kendini camasir ipi ile asarak intihar ettigi haberleri yayimlaniyor su an televizyonda.
Acikcasi icimde bir ses bunun altindan daha bir seylerin cikacagini söylüyor.
Söylenenler bana celiskili geliyor. Otopsi sonuclarini bekliyor simdi sosyal medya.
Icim bir hos oldu acikcasi. Öldürdügü kiza o kadar cok üzülmüstüm ki ...
Cem'in ölmesine üzülemedim bile. Inanmadigim icin.

8 Ekim 2014 Çarşamba

#08Ekim

Bu sabah bes bucukta kalkip alti bucuk trenine giden Ahu Kader'den selamlar blog.
Trene gitti gitmesine ama alman demir yollari grevde oldugu icin yarim saat geciken treni bekledi durdu.
Bu arada bol bol küfürler saydi alman demir yollarina. Bu grev kac gün sürecek belli degil, ona da kizdi.
Allah'tan Taner vardi da istasyonda. Bol bol sohbet etti.
Sonra tren geldi. Bir sürü insanla tepis tepis bir vaziyette Mainz'e gitti.
Mainz'e vardigi anda karsi raydan Wiesbaden'e giden trenin kalktigini gördü, "kacirdik lan" dedi Taner'e.
Taner ile diger treni beklemeye koyuldular.
Diger tren iptal oldu.
"Hadi lan" dediler.
Bir sonraki trene bindiler. Wiesbaden'e gittiler. Taner "benim acelem yok, herkes insin ondan sonra ben inerim" dedi, Ahu kapiya kosturdu.
Trenden indi otobüse kosturdu. Eski üniversitenin ofisine kosturdu. Üniversiteden s.ktirnagmesini aldi Wiesbaden istasyonuna kosturdu. Istasyonda Martin onu bekliyordu. Kahve aldilar bir tane. Frankfurt trenine bindiler.
Onu ceyrek gece Frankfurt üniversitesine vardilar. Sira No. cektiler. Otuz numaradaydi sira. Ahu cektigi numaraya bakti. 79. "Oh dedi, kac saat sürecek."
Saat öglen bir bucuk oldu. 79 numara cagirildi. Ofise gidi Ahu, kayit oldu. Artik Frankfurt Üniversitesine ait bir ögrenci.
Aksam alti da eve geldi Ahu. 12 saat yolda olmanin yorgunlugu ... Bir de kendinden 3. tekil sahis olarak bahsetmenin ilgincligi.
Safransari selam olsun sana zifiri karanlik bir günden. Yüzümü gülümsettin sabah sabah.
Hadi kolay gelsin, hayat denilen şey.

6 Ekim 2014 Pazartesi

Mahrem


Mahrem
Görmeye ve görülmeye dair bir roman...
“Öyle güzel ki uçmak... Öyle güzel ki tüyden hafif, uçurtmadan serseri, buhardan oynak, toz zerresinden kıvrak, kar tanesinden savruk olabilmek gökkubbede. Niyetim daha, daha da yükseklere çıkmak. (…) Niyetim gökyüzünde fersah fersah yükselip güneşin gölgesine değerek, bembeyaz bulutların üzerine çıkıp bağdaş kurmak ve bir de oradan bakmak dünyaya. Çünkü bilmek istiyorum aşağıda olup biten her şey görülüyor mu buradan bakıldığında? Merak ediyorum arka bahçelerde sırlanmış sırlar, işlenmiş kabahatler, yarım kalmış oyunlar kaydediliyor mu satır satır, kelime kelime? Bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın?”

Şafak, Isabel Allende ekolü büyülü gerçekliğin önemli bir mirasçısı olmaktan öte bir yazar. Romanın görkemli gerçeküstücülüğü kayda değer bir zekâyla desteklenmiş.
The Independent


Uyumsuzluklara ve toplumun bunlara nasıl baktığına dair çok katmanlı bir metin. Sıradışı, sanrılı bir roman…

***
Bu kitap hakkında ne yazabileceğimi bilmiyorum. Elif Şafak'i severek okuyorum. Bu kitapta 3 farklı zamanda yolculuk yapıyorsunuz. Roman insanların başka insanlara ne kadar sığ baktığını gösteriyor. 1999 yılında geçen bölümde hikaye çok şişman bir kadından bahsediyor ve sevdiği Be-Ce'den. Be-Ce bir Nazar Sözlüğü yazıyor. Sözlük Z harfi ile basliyor.

Not aldıklarım:

"Mahremiyetin gitti mi elden, sen de gitmelisin tez elden!"

Ama benim kadar şişmansanız eğer, minibüsler, otobüslerden daha da beterdir.

Ben buna, "bir sürahi basiretin kalorisi bir yudum musibetinkinden azdır" kuralı diyorum.

Aslında, az buçuk arızası olan herkes bilir bu altın kuralı: "Baktın ki kem söz işiteceksin, evvela kendin dalga geç kendinle; hatta en çok sen dalga geç ki, başkalarına fırsat kalmasın. İsmini sen koy marazının; hatta davul zurnayla duyur ki merhamet yoksunu ismini, sana lakap takmaya yeltenenlerin hevesleri kursağında kalsın."

Kaç kitap okuyunca âlim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin olurdu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar?

Nefret ediyordum şişmanlari aptal zannedenlerden.

Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi bilirdi ki, erkekler en çok birbirlerinin hırsızıydı; fırsat çıkmayagörsün, tereddütsüz çalarlardı birbirlerinin mutluluklarını.

merak: Gerdek gecesinin sabahında, karısını dizlerine oturtmuş şehzade. "Dilediğince gez," demiş "dilediğince yaşa bu kırk odalı sarayda. Lakin, sakın ola kırkıncı kapıyı açmaya çalışma, kırkıncı kapının kilidini zorlama!" "Sen nasıl istersen," demiş genç kadın munis bir ifadeyle. Kocası dışarı çıkar çıkmaz elinde bir tomar anahtarla kırkıncı odanın önünde almış soluğu.
 


Hadi kolay gelsin, hayat denilen şey.

2 Ekim 2014 Perşembe

Frankfurt Üniversitesi

Sınavımı kaybettikten sonra yatay geçiş için Frankfurt üniversitesine baş vurmuştum ve bekleme başlamıştı. Bu sabah mektup geldi. 3. döneme alinmisim.
Çok mutlu oldum. Haftaya çarşamba gidip kaydımı yaptıracağım. Ekim'in onücünde de dersler başlıyor.
Yeni bir ortam, yeni bir üniversite. Bakalım başıma neler gelecek. Günlük yazacak bol yazılar çıkacak eminim.
Günlerdir yaşadığım huzursuzluk hiç değilse bu gün biraz olsa da kendini mutluluğa bıraktı.

Hadi kolay gelsin,
hayat denilen şey.